27 Şubat 2026 Cuma

TC MİLLİ EĞİTİM OKULLARDA YASALAR MI ÇİĞNENENİYOR?





Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Amacı Nedir?

Türkiye’de günümüzde yavaş yavaş gelişen bir akım vardı, şu günlerde MEB Bakanı Yusuf Tekin’in İslamcı ideolojisine uygun ve gelişmeleri sesiz kalması bir yana destek vermesi ile bir daha dönülmez yola girerek tam manasıyla bir Orta Doğu ülkesi, daha da kötüsü bir Afganistan olma yolunda ilerliyor.

MEB’e bağlı okullarda resmen anayasal suç işlenerek, Bir tarafı Bingöl, bir tarafı Diyarbakır kökenli Halis Bayancuk Grubu, Selefi yemini andını okuttular öğrencilere.

Bunlar sinsice Türkiye’nin her bölgesine sinsi bir biçimde MEB’in desteği ile yayılmaktadırlar. Bunlar Türkiye’yi “kafir devlet” iddiasıyla, camilerde namaz kılmazlar, kendilerinin toplanabildiği camilerde propaganda ve namaz için kullanırlar.

Türkiye için tehlike çanlarının çalmasıdır…
İstanbul Arnavutköy Necip Fazıl Kısakürek Okulunda Tevvit ve Sünnet Cemaati selefi anttı okutuldu. IŞİD ideolojisiyle yargılanıp tahliye edilen Halis Bayancuk’tur bu işleri organize eden. Geç kalınmadan, ülke Afganistan’a dönüşmeden yolunu kesmek için demokrat, laik cumhuriyeti korumak için yurtsever cumhuriyetçiler birleşmelidir. Değilse bunlar her gün, iktidardan aldıkları güçle adım adım yol alıyorlar.

Resme bakar mısınız? Van’da kurulan Türkiye’nin ilk “Şeriat Derneği” hizmete girdi diye alt yazısı var. O yazı devam ediyor: Türkiye Şeriat Derneği Başkanı Recep Çalışkan diyor ki, “Zorla da olsa insanların şeriatı tanıması konusunda çaba göstereceğiz” diyordu. Van’dan sonra bunlar İzmir’de de yasalara rağmen “Şeriat Dernekleri” kurmaktadırlar, yasalar bunlara göz yumuyor, hatta desteklemektedirler de. Kimse bir şey yapamıyor, yapanlar ise derhal tutuklanıyor, herkesi korku sarmış!

Bunlar, “Türkiye İslam ülkesi değildir, Türkiye Cumhuriyeti kafir bir devlettir, İslamlaştırılması gerekir” diyenler, okulları ele geçirmiş, etki kara yobazlık propagandası yapar durma getirilmişlerdir. Bunlar sinsice Türkiye’nin her bölgesine sinsi bir biçimde Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin emrindeki MEB’in desteği ile ülke geneline yayılmaktadır. Bu yayılma Türkiye’de gericiliğin, Afganistan gibi olmanın çan sesleridir.

Bütün yasalar tek adam elinde, istediğini yaptırabilecek güce sahip…
Eşitsizlik, adaletsizlik, yandaş kayırmacılığı, yandaşa cezasızlık, muhalefet edenleri içeri atarak sorgusuz sualsiz cezalandırma, yani hesap sormak muhalefete, yandaşa kolaylık, kayyumlar muhalefete ve kök söktüren hesap sormalar yine muhalefet.

Doğa katliamları, zengin maden yataklarının, yolların, köprülerin pazarlanması, gerici kuşatma ile çocukların zihinlerine yobaz fikirler ile tecavüz etmelere sürmektedir.

Bu gelişen toplumda tartışma yaratan bu olaya Recep Erdoğan diyor ki, “Okul bahçelerinde yavrularımızın ilahi söylemesinden kimse rahatsız olmamalı. Hayırdır? Çocuklarımızın namazı, orucu öğrenecek olması sizin neden rahatsız ediyor? Laiklik kavramının arkasına saklanmaktan vazgeçin.” diyebildi…

İDDİALARA GÖRE YASALAR ÇİĞNENEREK OKULLARA SIZAN GERİCİLİK 

İktidarın ve onun Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in laikliğe aykırı gerici uygulamaları okullarda gerici dernekler ile bağlantılı olarak söz sahibi olduğu etkinliklerle küçük çocukların zihinlerine işletilmesi yaygınlaşıyor. Halktan gelen tepkiler üzerine Tekin, uygulamaların “laikliğe aykırı olmadığı” doğrultuda savunma yapıyor.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yayımladığı ‘Ramazan Genelgesi’ ile okullardaki gerici uygulamalar sürüyor. Başında “Milli” olup, “Milli” olmayan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ise göreve geldiği günden beri ilk yaptığı iş, laikliği hedefine koymuş gibi yemin ederek göreve gelmiş gibi, uygulamalar ön çıktıkça daha gerçekler görünür oluyor. Bunun en son örnekleri 2026 Ramazan orucu ile başlaması, okulda ilahiler ile başlayan oruç, namaz, sadaka üzerinden çocukların beyinleri birçok hurafe bilgiler ile yıkanmaktadır.

İstanbul’daki Necip Fazıl Kısakürek İmam Hatip Ortaokulu bünyesindeki çocuklara Anayasaya ve laikliğe aykırı olarak, “Tevhit ve Sünnet Cemaati” yemini, öğrencilere okutulmuştur. Halktan gelen tepkiler üzerine, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü bu konuda söz konusu videonun okul idaresinin bilgisi dahilinde çekildiği konusunda bir açıklama yapıyor ve ardından ise konuyla ilgili soruşturma başlatıldığını belirtiyor.

Okul içini ne duruma getirmişler, sanki Arabistan Pazar yeri gibi…

Eleştiri alan Bakan Yusuf Tekin bu konuda yandaş TV Kanlı A-habere çıkarak konuşma yapıyor ve uygulamaların “laikliğe aykırı olmadığını” savunuyor. Tekin’e şu soru soruluyor: “okullardaki ramazan etkinlikleri görüntülerine ilişkin eleştirilerin olup olmadığının sorusu üzerine ise, “pedagojik ve akademik açıdan ciddiye alınabilecek nitelikte bir eleştiriyle karşılaşmadığını” iddiasında bulundu.

Okullarda yaşanan gelişmeler bununla da sınırlı değildi…
Ayrıca İstanbul Beşiktaş’ta bulunan Şair Nedim Ortaokulu’nda Okul Müdürü tarafından velilere gönderilen mesajda, velilerden “Ramazan yardımlaşması” adı altında “Sizlerin de desteğiyle bu kutsal ayın bereketini etrafımızda ulaşabildiğimiz herkese taşımak istiyoruz. Yaptığımız tüm iyilik, güzellik ve yardımlar biliyoruz ki hem bu dünyada hem öbür dünyada bizlere yine iyilik, güzellik olarak geri dönecektir. Okul aile birliği bağış hesabımıza yapacağınız bağışlarla sizler de Ramazan’da bir çalışan personelimize, okuyan bir öğrencimize yardımda bulunabilirsiniz” deniyordu.

Bu olumsuz gelişmelere karşı bir veli tepki kor ve ifadeye çağrılır…
Olay, Kocaeli’nin Derince ilçesindeki Çenesuyu Ortaokulu'nda teneffüs zilinin değiştirilerek “Kâbe’de Hu der” ilahisi okutulmaya başlanır. Buna tepki koyan veli okul bahçesinde demokratik bir hak olarak konuşur. Bu videolu konuşmasından sonra Soner Akbal karakola ifadeye çağrılır.

Veli Akbal, videonun ardından tehdit ve hakaretlere maruz kalır…
Akbal, “Videoda kullandığım ‘kanunsuzluk’ ifadesi (bazı yobazlıkta sınır tanımayan) insanlar tarafından ‘namussuzluk’ sözcüğünü kullandığım düşünülerek yansıtılmış. Ancak ben bu olayın kanunsuz olduğunu söyledim ve hâlâ da bunu savunuyorum. ‘Burası tarikat ya da dergâh değil’ demek isterken Kâbe demem doğru değildi. Fakat ben okuldaki laiklik karşıtı uygulamalara tepki gösterdim. Eşit yurttaşlığı savunuyorum. Bu okulda farklı mezhep, farklı inanca mensup veya hiçbir inanca inanmayan kişiler var. İlahiler dinimizin bir parçası ancak ilahinin dinleneceği yer okul değil” diye konuşur.

Çocuğunun okulunda “Kâbe'de Hacılar” ilahisinin zil sesi yapılmasına tepki gösteren Akbal’ın, videoda Kocaeli’nin Derince ilçesindeki Çenesuyu İlkokulu’nun bahçesinde okul Müdürü Cüneyt Dağ ile yaşadığı tartışmayı görüntülemişti. Akbal o videoda, zil sesinin ilahi bir sese çevrilmesine tepkisi okul müdürüne: “Bu yaptığın kanunsuzluk. Böyle bir parçayı zil sesi yapamazsınız! Siz bir eğiticisiniz, çocukları böyle bir durumda bırakamazsınız. Madem öyle, 12 İmamlar orucunda veya diğer önemli günlerde de aynı hassasiyeti gösterecek misiniz?” diye sesleniyordu. Okul yönetimi gelen tepkiler üzerine zil sesini değiştirdi.

Karakolda sorgulama sonrası ise konuşmasında Veli Soner Akbal: “Eşit yurttaşlığı savunuyorum. Ben okuldaki laiklik karşıtı uygulamalara tepki gösterdim. Okulda farklı mezhebe, farklı inanca mensup veya hiçbir inanca inanmayan kişiler var. İlahiler dinimizin bir parçası ancak ilahinin dinleneceği yer okul değil.” Diye tepkisini koyuyordu.

Soner Akbal’ın 4’üncü sınıfta okuyan bir öğrencinin babası olduğunu belirten veli, cep telefonu kamerasıyla kaydettiği görüntülerde okul müdürü ile tartışma yaşadı.
29 ŞUBAT 2026 Selman Zebil






 cep telefonu kamerasıyla kaydettiği görüntülerde okul müdürü ile tartışma yaşadı.

21 Şubat 2026 Cumartesi

AKP'Yİ SERT BİÇİMDE ELEŞTİREN AKP KURUCULARINDAN HÜSEYİN ÇELİK




AKP Kurucularından Olan Hüseyin Çelik

21 Ocak 2026’da diyor ki, partisi AKP’nin tek adam partisine dönüştüğünü, “Kendini restore etme ihtimali yok.” Dedi ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni “Bize mahsus garabet" olarak niteledi ve MHP ittifakını ise “sarıldığı bitkiyi kurutan sarmaşığa” benzeterek sert biçimde partisini eleştirdi.

Medyascope'tan Emir Berke Yaşar'ın sorularını yanıtlayan Çelik, Gezi Parkı eylemlerinden, Ekrem İmamoğlu davasına ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne kadar birçok konuya dair açıklamalarda bulundu.

AKP için açıklamalarında: AK Parti bir kadro harekâtı olmaktan çıkıp tek adam partisine dönüşmüş durumda” der.

Hüseyin Çelik, AKP'nin mevcut durumunu şu sözlerle anlattı: “Üzülerek ifade etmeliyim ki, AK Parti'nin kendini restore etme gibi bir ihtimal yok. Çünkü AK Parti, bir kadro hareketi olmaktan çıkıp tek adam partisine dönüşmüş durumda. Başlangıçta partinin kurmay kadrosunda bulunan insanların yüzde doksanı zaman içinde tasfiye edildi. Parti'yi kurduğumuz zaman lideri, 'eşitler arasında birinci' diye tanımlamıştık. Dünyanın en yüksek tepesi Everest Tepesi'dir ama Everest oradaki varlığını ve duruşunu Himalaya Dağları'na borçludur. Himalayalar olmazsa Everest de orada olmazdı.” Diyordu.

Hüseyin Çelik şöyle sürdürdü eleştirilerini: “AK Parti'nin programı, son derece çoğulcu ve demokratik bir programdır. Ancak on yıldan fazla bir süredir bu program adeta rafa kalkmış durumda. Kuruluşta milletin partisi olarak kurulan parti, şu anda devlet partisi görünümündedir. Parti devletleşmiş, ne yazık ki devlet de partileşmiş durumdadır. Bugüne kadar parti içinden ‘fabrika ayarlarına dönün’ diyen herkese ‘ne demek fabrika ayarları?’ diye itiraz edilmektedir. Fabrika ayarları, partinin programıdır. Uygulanmayan bir program ölü metinler mezarlığıdır.”

Hüseyin Çelik: AİHM kararının uygulanması lütuf değildir, özgürlüklerin güvenliğe kurban edildiğini vurgulayarak: “AK Parti'nin kendisi olmaktan çıkmasının başlangıcı Gezi Olaylarıdır. O günden sonra özgürlük-güvenlik dengesi kayboldu. Özgürlükler, güvenlikçi kaygı ve politikalara kurban edildi. 2010 yılındaki Anayasa değişikliği çok iyi niyetlerle yapıldı. Ancak uygulamada denge ve denetim mekanizmaları ortadan kaldırılınca, siyasetin şeffaflığı ve hesap verebilirliği de ortadan kalktı. Partinin kendisini restore etmesi hem ülkede hem de partide gerçek anlamda demokratikleşme anlamına gelir ki, o da mevcut yapının işine gelmez.”

Çelik’in MHP sorumluluk yüklenmeden ittifakın içinde olmasına tepkisi…
Hüseyin Çelik, AKP'nin MHP ile kurduğu ittifakı sert bir dille eleştirdi ve MHP'yi “sorumsuz yetki kullanan” bir yapı olarak tanımladı. Böylece Çelik'in “sarmaşık” benzetmesi yaparak şunları söyledi: “Ben buna her zaman karşı oldum. AK Parti'nin sadece MHP ile değil, DEM Parti ile ittifak kurmasına da karşıydım. Din üzerinden ve etnisite üzerinden siyaset yapmayı her zaman tehlikeli bulmuşumdur. AK Parti, her bölgeden ve her etnik unsurdan homojen bir biçimde oy alıyordu. 2010'lu yılların başında bu konular gündeme geldikçe, MKYK'da, MYK'da -ki ben o zaman parti sözcüsüyüm -Türkçü siyasetle yakınlaşmamız hâlinde Kürtleri; Kürtçü siyasetle yakınlaşmamız hâlinde ise Türkleri kaybedeceğimizi hep söyledim. MHP, hangi merkez parti ile ittifak kurmuşsa kendisi avantajlı çıkmış, günün sonunda ise o partiye çok büyük zararlar vermiştir…

Bugün MHP, Cumhur İttifakı içinde ama hükümetin içinde değil. Herkesin bildiği bir şey var ki MHP, sorumluluk yüklenmeden her türlü etkinliği ve yetkinliği kullanıyor. MHP, özgül ağırlığıyla şu anda devlette ciddi anlamda söz sahibidir. AK Parti, MHP ile ittifak kurduğundan beri, bu kadar kötü bir muhalefet olmasına rağmen, sürekli oy kaybediyor. MHP'yi hep Arapça ismi ‘aşeka’ (aşk kelimesi buradan türetilmiştir) olan sarmaşığa benzetiyorum. Aşeka, kendisi büyürken sarıldığı diğer bitkileri kurutur.”

Hüseyin Çelik’in Ekrem İmamoğlu hakkındaki yorumu …
Hüseyin Çelik: “Adaletin terazisi şaştı mı, toplumda doğru hiçbir şey kalmaz. İmamoğlu'nun da başkasının da suç işleme imtiyazı yoktur. Hukuk, suç işleyen herkesin yakasına yapışır. Ancak İmamoğlu'nun yargılanmasında hem usulle ilgili hem de esasla ilgili birçok sıkıntı var. Ben davanın ne savcısı ne de hâkimiyim. Günün sonunda ben vicdanen İmamoğlu'nun ekibiyle birlikte yolsuzluk yaptığına, suç işlediğine kani olursam aldığı cezaya ‘oh olsun’ derim. Peki ya günün sonunda beraat ederse, bu yaşanan rezillikleri nereye koyacağız? İstanbul gibi bir metropolün belediye başkanı, iddialara dayalı olarak tutuklu yargılanmamalıydı. Gizli tanıklar, aleyhte delil oluşturma çabaları, davanın sürüncemede bırakılması ve daha birçok yönden bu dava sıkıntılıdır…

Sayın İmamoğlu, Cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıklamasaydı muhtemelen bu davalara muhatap olmazdı. Belki de şu an görevinin başında olurdu. Adil yargılama konusunda, kamuoyundaki birçok kimse gibi ben de vicdanen tatmin olmuş değilim. Hele diplomasının otuz küsur yıl sonra iptal edilmesi, utanç duyulması gereken bir durumdur. Türkiye'de üniversite camiasının muktedirler karşısındaki zilleti bugüne mahsus değildir. 60 darbesini alkışlayan, neredeyse Cemal Gürsel'in elini öpecek olan İstanbul Üniversitesi'nin o zamanki, üstelik hukuk profesörü olan Rektörü Sıddık Sami Onar'ın duruşu ile İstanbul Üniversitesi'nin diploma iptaline imza atan mevcut rektörünün duruşu arasında ilkesel olarak bir fark yoktur. Sayın Erdoğan'ın belediye başkanlığını düşürüp onu cezaevine gönderen yargı anlayışı ile bugünkü arasında da prensipte bir fark yoktur. Güç kimdeyse, yargı ve üniversite ona mı çalışacak? Biz yıllar yılı ‘Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü’ dedik. Bugün yaşananlar, tam da üstünlerin hukukunun işlediğini gösteriyor. Hukuk, siyasetin enstrümanı hâline geldi mi, orada tuz kokmuş demektir.”

Hüseyin Çelik, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemini eleştirmesi…
Çelik: “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi denen yapı, Türkiye'nin derdine deva olamamıştır. Bu sisteme geçildikten sonra başta hukuk devleti, adalet, demokratik standartlar, insan hakları, fikir özgürlüğü, basın özgürlüğü, şeffaflık ve hesap verilebilirlik olmak üzere her alanda katbekat geriye gidilmiştir. Ekonominin durumu zaten içler acısı. Bu sisteme geçildikten sonra tek bir göstergede bile bir iyileşmeden söz edilemez. Bu sisteme güya siyasî istikrar için gidildi. Sözüm ona Türkiye, bölük pörçük koalisyonların kucağına düşmeyecekti. Hani nerede? Parlamenter sistemde koalisyonlar seçimden sonra kurulurdu; şimdi seçimden önce kuruluyor. AK Parti, MHP, YRP, HÜDAPAR, BBP, DSP'den oluşan garip bir koalisyon var şimdi. Koalisyonun başında Sn. Erdoğan var ama koalisyonun ruhu MHP'ye teslim. Bu başkanlık sistemi, bize mahsus bir garabettir.” Diye açıklama yapar.

Hüseyin Çelik, “tek imza yetkisinin devleti kilitlediğini” dedi…
Çelik şunları dedi: “Bizde bütün büyükelçiler, rektörler, bütün üst düzey bürokratlar tek imza ile atanıyor. Hakkâri Millî Eğitim Müdürü'nü de Hatay Tarım İl Müdürü'nü de Yozgat Kültür ve Turizm İl Müdürünü de Sayın Cumhurbaşkanı tek imza ile atıyor. Bu kadar yetki ve sorumluluk bir insana yüklenmemeli. Yüklenirse ne olur? Bizdeki gibi devlet işlemez hâle gelir.”

Hüseyin Çelik, İktidarın Suriye politikasına da değindi…
Türkiye, Suriye'de bir tarafa ilan-ı aşk ederken, diğer tarafa aleni düşmanlık yaparak orada arabulucu olamaz" dedi ve ekledi: “Türkiye'de başlatılmış bir ‘Terörsüz Türkiye’ süreci var. Devlet, Parlamento, PKK'nın kurucusu Abdullah Öcalan'la görüşüp konuşuyor. Ancak ne gariptir ki, PKK'nın uzantısı olduğu ifade edilen SDG, YPG, PYD ile görüşmeyiz diyoruz...

Madem ki Türk ile Kürt kardeştir, kardeşlik hukuku neyi gerektiriyorsa onu yapmalıyız. Suriye'deki Kürtler, Türkiye'deki Kürtlerin akrabalarıdır. Dolayısıyla devletimiz bu bölge ile ilgili politikalar yaparken, Türkiye'deki Kürtlerle, Suriye'deki Kürtler arasındaki duygudaşlığı göz ardı etmemelidir. Bir yandan iç bünyeyi tahkim etmekten söz ederken, diğer yandan içeride yeni arızaların çıkmasına meydan vermemeliyiz.”

Hüseyin Çelik’in Erdoğan’a çağrı yapması…
Hüseyin Çelik, son olarak Erdoğan'a sorumluluk çağrısı yaparak AKP'nin kullandığı siyaset dilini “kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı ve gerginliği tırmandırıcı” olarak niteleyerek şöyle sesleniyordu: “İktidar, bir sorumluluk makamıdır. Herkesin söylemde yanlış yapma lüksü var ama sizin yoktur. Sayın Cumhurbaşkanı isterse, bir hafta içinde Türkiye'de pırıl pırıl bir siyaset dili oluşur. Siyasette nezaket, zarafet, barış içinde yarış artık hayal oldu. Siyasi partiler birbirinin düşmanı değil rakibidir. Bizde ne yazık ki siyaset, rekabet zemininde değil, husumet zemininde yapılıyor.” Diye çağrı yapar. 21 Şubat 2026 Selman Zebil 

3 Şubat 2026 Salı

AKP'Lİ ÖZLEM ZENGİN DİLİNDEN BAZI SÖZLER

 

AKP Milletvekili Özlem Zengin’in Üslubu ve Zihin Bulandıran Sözleri
Diyor ki: “Muhalefet, gerçekte ilgi duymadığı konuları popüler kılmaya çalışıyor. Emeklilerle ilgili, hayatla ilgili problemler var. Bu problemleri sahici olarak gündemlerine almıyorlar, buradan ne kadar rating çıkar diye bakıyorlar.der. 
AKP Milletvekili Özlem Zengin

Zengin: “Emeklileri gündeme getirmek reyting malzemesi oldu.” Diyor. Alışmışlar emeklilerin sus pus olmasına. Artık emekliler yetinemez oldular, akılları başlarına geldi, AKP’ye tepkileri her geçen gün artıyor, emeklilerin gündemde kalmasından rahatsız olmaya başladılar. Ey emekli sen bunlara hala oy verecek misin?

Özden Zengin emekli maaşları için: “Yeterli olmadığını biz de görüyoruz. Türkiye’nin şartları en müsait olduğunda düzeltilecektir.” 24 yıl geçti, ne zaman gelecek o günler?

Özlem Zengin’e CHP İstanbul milletvekili Gökhan Günaydın soruyor: “Binlerce insan boşta gezerken AKP'lileri ve yandaşların çocuklarını mülakatsız, sınavsız işe alıyorsunuz. Hiç mi utanmıyorsunuz?” tepkisine Özlem Zengin’in yanıtı: “Evet utanmıyoruz, gurur duyuyoruz yaptığımız işten.” Oluyor. Bu bir tür itiraf değil mi?

Özlem Zengin: “Garip, gureba bize her zaman oy verir. Emeklilerle alakalı mesele bizim için çok önemli bir meseledir. Daha alt gelir düzeyinde olanlar, daha az eğitimliler, hatta şehirli olmayanlar, bizim seçmenimizdir.” Diyerek emeklileri aşağılıyor bu sözleri ile!

Zengin’in bu sensiz sözlerine, yıllarca emek verip çalışıp, her ay tıkır tıkır emeklilik primini ve vergini ödeyip hak ettiği emeklilik parası alanlara “gariban” demesinden yoğun biçimde sert tepkiler almasından dolayı “utanmadan” emeklilerden helallik istedi. Özlem Zengin’in “gariban” bıraktıkları emeklilerin kendiler kendilerinin yanlış, yandaş siyasetleri yüzünden “gariban” oldular, sonra da helallik istemeye utanmıyor!

Ocak 2026’ya göre: Önce 18 bin 900 yüz lira yaptıkları emekli maaşını tepkiler üzerine 1000 lira artırarak 20 bin lira yapanlar, Özlem Zengin’e 170 bin lira emekli maaşı, 273 bin lira sürdürdüğü milletvekili maaşı olan 273 bin lira ile toplam 443 bin lira ödenmektedir. Ancak muhalefetin emekli maaşlarının artırılması için uğraşılarına, laka, çak konuşmakta!

Özlem Zengin’in üslubu ve konuşmaları zihinleri tırmalayıcı nitelikte…
Emeklilere ödenek paraları sanki devlet değil de AKP’nin kasasından ödüyorlarmış gibi velvele veriyorlar.

Ancak ülkede “Emekliler Fonu” var, o fonda toplanan paralar emeklilikleri gelenlere o fonda biriken paralardan ödenmesi gerekmektedir. İktidar sıkıştıkça o fona biriken paraları amacı dışında kullandığından, emeklilere yeteri kadar para veremiyorlar. O fonda biriken emekli paraları iktidar sıkıştıkça başka alanlarda kullanmamış olsaydı bugün en düşük emeklilerin alacağı aylık 50 bin lira olurdu!

Emekliler üzerinden dalga geçen AKP Milletvekili Özlem Zengin’e ve AKP’ye tepkiler çığ gibi büyüyor. Kendisinin her ay 450 bin lira maaşı cebine indiren Özlem Zengin 20 bin lira emekli maaşı ile geçim sıkıntısı çeken ve rezillik seviyesindeki emeklilere sözü: “günü geldiğinde haklarını gözden geçireceğiz” diyerek emeklileri avuttuğunu sanıyor.

20 bin lira alan asıl ile 450 bin lira alan vekil arasındaki denge alabildiğine uçurumda. Yani, milletin seçip vekil olarak meclise gönderdiği vekil, seçen emeklilerin 22.5 ayda aldığı parayı o vekil bir ayda alıyor. Sonra da emekli halka dalga geçercesine sözler dillendiriyor.

Ayrıca dünyada görülmemiş bir uygulama daha var ki, emek gücüyle çalışan bir işçi en az 25-30 yılda emekli olabiliyorken, bir milletvekili ise iki yıl meclis görevi sonrası emekli oluyor. Bu helal mıdır? Türkiye Büyük Millet Meclisinde vekillik görev yapan 600 milletvekilinin 500 tanesi emeklilik ve milletvekillik maaşı ile toplam 450 bin lira maaş alıyor. Bu hak mıdır? Özlem Zengin’de milletvekilliği emekliği ve sürdürdüğü milletvekilliği toplam maaşı 450 bin lira alanlardandır.

Yetmedi, ayrıca, milletvekilinin siyah pasaportu, Çakarlı araba kullanması, mecliste nerdeyse bedava sayılan cüzi bir ücret ödeyerek yeme içme olanağı, lüks kuaför hizmetleri, havalimanı ve gümrüklerde Vip geçiş olanağı, bedava sağlık hizmetleri cabası. Birde bakıyorsun vekil Özlem Zengin aldığı kıyak maaşıyla kalkıp emekliye verilen bir aylık 20 bin lira maaşının 22,5 katını bir ayda alarak ahkam kesip asli unsur olan emekliler ile dalgasına sözler dillerine yakıştırmaları cabası!

Değişik Basından alıntılar Şubat 2026

12 Ocak 2026 Pazartesi

CHP'DEN SEÇİLİP AKP'YE GEÇEN HASAN UFUK ÇAKIR ve İDDİA EDİLEN SABIKALARI

 

Hasan Ufuk Çakır, CHP’den AKP’ye Geçti Erdoğan'ın Posterine Bile Selam Verdi 

Hasan Ufuk Çakır, Seçmeni aldatarak bile vicdanen, kalben, fikren ve aklen AKP’den yanaydım, şimdi ise bedenen AKP’li oldum” dedi.

Hasan Ufuk Çakır: “Millete sordum, ‘Nereye geçeyim’ dedim, ‘AK Parti’ye geç’ dediler. Ben de milletin dediğini yapıyorum.” Diyerek CHP’yi AKP grup toplantısında gazetecilerin “neler söylemek istersiniz?” sorusuna CHP’yi ağır biçimde suçlayan yanıtı şöyleydi: “Çok mutluyuz, memlekete hizmet etmek için geldik. Haksızlığın, pisliğin, iftiranın karşısında durmak için geldik. Bu kadar, net. Namuslu CHP seçmenleri iftiracıların peşinde olmaz. Sahte Atatürk’lerine peşinde olmaz. Devletinin, bayrağının yanında olur. İngiltere'ye, Almanya'ya şikâyet eden bir ana muhalefet partisini ne bir CHP'li ne de Türk milleti tanımaz” der.

Bu yukardaki CHP’yi pislik olarak gösteren Hasan Ufuk Çakır’ın karıştığı “pislikler” oluşturan 13 ayrı olay kaydı arasında “Oto hırsızlığı, “kasten yaralama”, “tehdit”, “hakaret”, “konut dokunulmazlığını ihlal”, “iş ve çalışma hürriyetinin ihlali” gibi suç başlıkları olduğu belirtilen haberde “Hasan Ufuk Çakır’ın Adli Sicil Belgesi’nin standart bölümde “Adli Sicil Kaydı Yoktur” ibaresi yer aldı. Belgeye eklenen arşiv bölümünde, ancak geçmişte verilen ve infazı tamamlanan cezaları gösteren “Adli Sicil Arşiv Kaydı” bulunduğuna dair bilgiler, arşiv dökümleri polis kayıtlarında yer alan olayların bir kısmına ilişkin yargılamalar sonucunda verilen kesinleşmiş kararlar olduğu gerçeği bulunmaktaydı denilmektedir.

İşte bu gibi kişileri alıp bünyesine milletvekili seçtirme hatasının ürünüydü bu sözler!

Çakır hakkındaki mahkeme kararları şöyle açıklanmaktadır: “Mahkeme kararlarına göre, Mersin Asliye Ceza Mahkemeleri’nde görülen iki ayrı dosyada, 2012 yılında işlenen suçlar nedeniyle Çakır hakkında 10’ar ay hapis cezası verildi. Belgelerde, bu cezaların infaz süreçlerinin tamamlandığı kaydedildi. 2013 tarihli bir başka olay nedeniyle ise 3 ay 22 gün hapis cezası verildiği, bu cezanın ertelendiği belirtildi. 2010 yılına ilişkin suçlamalar nedeniyle Mersin Sulh Ceza Mahkemesi’nin iki ayrı dosyasında, Çakır hakkında ‘Kamuya yararlı bir işte çalışma’ cezasına hükmedildiği arşiv kaydına geçti. 2007 yılındaki eylemler nedeniyle verilen ve infazı 2015 yılında tamamlanan, toplam 6.000 TL tutarında adli para cezası da arşiv dökümünde yer aldı.”

CHP'den AKP'ye geçen Hasan Ufuk Çakır: “Ali Mahir Başarır, benim sabıkalı olduğumu söyleyerek benim adaylığımı engellemeye çalıştı. Bizim yörede ufak tefek kavga dövüş olur. Ben sabıkalı değilim. Adli sicil kaydı var, bu sabıka kaydı değil.” Der.

Hasan Çakır için Bülent Arınç: “Bir milletvekili son grup toplantımızda partimize katılışı akabinde yaptığı konuşma ve tavırlarını son derece yadırgadım; kendi adıma da mahcup oldum Eskiler bu gibi durumlar için tabasbus kelimesini kullanırlar. Günümüz için daha anlaşılabilir bir hale getirmek gerekirse, insan onuru ve şahsiyeti her türlü maddi ve manevi çıkarsan üstündür, diyebiliriz ağır eleştiri yüklemiştir. 12 OCAK 2026

25 Aralık 2025 Perşembe

TÜRK UYGARLIĞINDA KEÇE ve KEÇECİLİK SANATI

Türklerde Keçe ve Keçecilik Tarihi ve Üretimi

Keçenin ve keçeciliğin tarihi kaç yıllık olduğu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Ancak keçe dokumasının ilk olarak M.Ö. 3. 4. Yüzyıllarda Orta Asya'da Ön Türklerden Hun, Göktürk ve oğuz boyları arasında üretildiği, kurganlarda (Tük mezarları) ortaya çıkan kalıntılardan anlaşılmaktadır. Keçe sanatı, Anadolu topraklarına Türk göçleri ile gelmiş, varlığını Anadolu Selçuklu Devleti döneminden itibaren sürdürerek günümüze taşınan bir sanat olayıdır.

Bir başka kaynaklarda, keçenin tarihi, M.Ö. 1200-1100 tarihine uzanan Hitit Kanunları ve Homeros'un İlyada adlı yapıtında yer almaktadır.

Tarihi kökenine bakıldığında büyük bir buluş olan keçe dokuması el sanatı olarak Türklerin geliştirdiğine dair kaynaklara göre keçecilik tarihi 3000 yıla kadar dayandığını yazarlar. Anadolu’da ise keçenin ve keçilik dokuma sanatının 10. ve 11. Yüzyıllarda Orta Asya’dan Anadolu'ya göçebe Türklerle birlikte girmiştir.

Keçe, Türklerin Orta Asya’nın doğa koşullarında sürüler ile konargöçer toplum olarak yaşamlarından dolayı yünden tepilerek sıkıştırılmasıyla oluşan bir tür kalın, su ve soğuk geçirmez bir dokumadır. Türklerde keçeden yapma “Yurt” adı verilen keçe çadırların en büyük özelliklerinden olan su, ısı, ışık ve ses geçirmezliğidir. Ayrıca mikrop ve böcek koğuculuğu ile önem taşır.

Orta Asya’dan Anadolu’ya getirilmiş, Anadolu’da Türk el sanatları olarak 11. Yüzyıldan itibaren yünlerden tepilerek üretilmiştir. Bu konuda en belirleyici kaynaklardan biri de Kaşgarlı Mahmud'un “Divan-ı Lügat-it-Türk” adlı ilk Türkçe yapıtında keçe deyimi orada ilk kez geçmektedir

Türkler keçeden içinde barınılan obalar (çadırlar) dışında birçok alanda kullanmışlardır. Bu işlemler arasında şapka, kepenek, evlerde sergide kullanılan ev eşyası, çeşitli süs eşyası, at eyerlerinde gibi alanlarda kullanılmıştır. Kafkas, Kırgız ve Kazak Türkleri keçeden bir tür resimde görüldüğü gibi “kalpak” adı verilerek kullanmaktadırlar.

Türkler arasında keçenin kullanım alanları, evlerde, çadırlarda yerlere serilen “yazgı” adıyla bilinen ev eşyası yapılması yanında, giyim ve süs eşyası olarak ta kullanıla gelmiştir. Ayrıca, eyer keçesi, süt keçesi, çobanların davar güderken karlı, yağmurlu ve soğuk havalarda giydikleri giysidir. Ayrıca kepenek yanında, başa giyilen başlık, ayağa giyilen çorap-çizme gibi alanlarda kullanılır.

Türklere ait en eski kurganlardan Pazırık Kurganı olmak üzere birçok kurganda keçeye rastlanılmakta, İskit ve Hun Türkleri başta olmak üzere Proto-Türkler'den beri Keçenin kullanıldığı yapılan arkeolojik bulgularla tespit edilmiştir.

Keçe denince Anadolu insanının aklına, koyunların yünleri kırkılarak elde edilen yünlerin keçeleşmesi için bu yünlerin ısı basınç ve nem altında tepilerek keçeleştirilmesinden meydana gelendir.
Yünden yapılan keçe, kolay kolay suyu emip içine çekmez. Ancak ortamdaki fazla nemi emer ve nem oranını doğal bir şekilde düzenler. Bir başka özelliği, ateşe karşı dirençli olup kolay kolay yanmaz. Ayrıca alerjik ortamların da olanak vermez. Dahi, bit, pire, akrep, yılan, karınca gibi birçok haşarat keçenin yanına yaklaşmaz.

Türkler keçeden yapılmış çadırlara “yurt” veya “oba” derler. Konargöçer yaşam sürdüren Türkler, Keçe çadıra bir başka, “dürüm ev” adını da vermişlerdir. Çünkü konargöçer Türkler bir yerden bir yere göç ederlerken derlenip toplanıp dürülen olmasından dolayı adına “dürüm ev” demişlerdir.

Bu dürüm evler soğuğa, sıcağa, yağışlara karşı dayanıklı olup, koruyucu özelliğini taşır. Bu bir adına yurt, bir adına da “dürüm ev” denen keçe çadırların içi kışın sıcak, yazın da serindir. Çobanların yağışlı ve soğuk havalarda giydiklerine “kepenek” denir. Hatta “yük keçesi” denilen keçede, konargöçerlerin bir yerden bir başka yere göç ederlerken eşyalar yaştan yağmurdan, pislikten korunsun diye içine eşya koydukları keçe çuvallar bile yaparlar.

Çeşitli desenlerle işlemeli süslerle donatılmış keçeler ile evlerde, çadırlarda sedir üzerine konanlara ve yere serilene de “yaygı” adı verilir.

Keçeden yapılan başlığa da “börk” denir.

Günümüzde genellikle Kazan Tatarları, Özbekler, Uygur Türkleri tarafından kullanılmaktadır. Hatta Uygur Türkleri keçe başlığı ulusal başlık olarak kabul ederler.

Elif Tacı-Ak Börk: Bilge kişi Hacı Bektaş'ın ak keçeden yapma başına taktığı başlığın daha sonra dönüşüme uğrayarak Bektaşi tarikatına bağlı yeniçeri ocağının başlığına dönüşmüştür. Ayrıca “taç” adı verilen, keçeden yapma şeyh ve dervişlerin giydiği başlık üzerinde destar ve dilimler ile bağlı olunan tarikatları belirler.

Yandaki oba (çadır) keçeden yapmadır...


Yandaki resimde görülen, keçeden başlık giyen Türk kadını


2 Aralık 2025 Salı

CHP TABANINDAN KENDİSİNE KARŞI ZITLIKLAR OLUŞTURAN KEMAL KILIÇDAROĞLU

CHP Tabanında Kendisine Karşı Zıtlıklar Oluşturan Son Video Mesajında Gösterdi ki, Sanki CHP’yi Kilitleme Hesapları Yapan Dil kullanmıştır.

Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 24 Kasım günü parmağını sallaya sallaya yayınladığı sosyal medya videosunda öyle ağır sözler etti ki, CHP daha da yenilendi, Kılıçdaroğlu kendini en düşük sevilere indirgedi. Hatta bir tür siyasal intiharını gerçekleştirdi. Bilinmez artık ama, sırtını iktidara dayayarak yeni bir parti bile kursa asla başarı sağlayamaz. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu, bir dönemi kötü bir biçimde sonlandırdı…

Kılıçdaroğlu konuşmasında iktidarın bütün tezlerini, CHP’ye ve toplumsal muhalefete ilişkin bütün suçlamalarını kabul eden bir tutum ilan etti. Böylece, Kılıçdaroğlu AKP lideri Erdoğan’a pas verdi, Erdoğan kendisine yollanan mesajı kaçırmadı. Fırsatı değerlendirdi ve “Bakın gördünüz mü, ne kadar doğru bir iş yapmışız. Sayın Kılıçdaroğlu da koyunlarında besledikleri yılanı gördü. Hırsızlık ve yolsuzluk yapanları, İmamoğlu ve arkadaşlarını suçluyor (mealen) diye açıklama yaptı.

Recep Erdoğan’ın gözünde artık, “Bay Kemal” gitti, yerini, “Sayın Kılıçdaroğlu” aldı.
Yalvar yakar gibi olup, iktidar yardımıyla yeniden CHP’nin başına geçmek hayalleri mi kurdu bilinmez ama bir daha asla CHP’liler yanında güveni hiç kalmadı…

Dahası, parmak sallaya salaya o video konuşmasında, Kılıçdaroğlu CHP’nin İmralı heyetine katılmamasını da eleştirdi. İnanılır gibi değil. Aynı Kılıçdaroğlu yaklaşık 2,5 yıl önce “6’lı masa” oluşumu sırasında HDP’ye selam vermekten korkuyordu.

İyice anlaşıldı, Kemal Kılıçdaroğlu gösterdi ki siyasi zekadan uzak bir çıkış yaptı, CHP’nin 2025’te Kasım 27-28-29 günlerinde başlattığı olağan kurultayının 29 Ekim günü İktidarın sözcüsü Sabah Gazetesine röportaj verip, tam manşetten yayınlanan partisinin yolsuzlukları olduğu iddiasını dillendirmesi gösterdi ki, “Ben siyasi stratejiden hiç anlamam, anladığım 14 yıl boyunca siyasetim, kendi partimin başkanlık koltuğumu kaptırmamı içime sindiremedim, yeniden ele geçirmek için basit strateji kurnazlığı ile uğraşıp, Erdoğan ve partisinin iktidarda kalmasını arzusu ile yanmaktayım” der gibi oldu.

Dönersek 13 yıllık parti başkanlığına, Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’de ne kadar kötü giden sistem sorunu yaşanmasında etkin rolü olmuştur. Hiç kuşkusuz, şu var edilen sistem, Kılıçdaroğlu’nun attığı yanlış adımları sayesinde geçekleştirilmiştir...

Dönüp geriye bakıldığında, mühürsüz oyların kabulünü, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı gösterilmesinde, oy verenlerin ikinci bir oy verme ihtimali göz önüne alınarak parmak boyası kullanılmasının kaldırılmasında, Anayasaya aykırı ama “evet” diyeceğiz sözlerine bakıldığında resmen muhalefet lideri gibi görünüp, Erdoğan iktidarını sanki eş başkanlığını yapmış gibi durum ortaya koyuşu muhalefet ve daha çok düşmanca CHP karşıtı Sabah gazetesindeki manşetten anlaşılmaktadır.

Mehmet Ali Güller yazıyor…
Şöyle diyor: “Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “Devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!”


Recep Erdoğan’ın, “Bay Kemal, Bay-Baya Kemal” diyerek alaya aldığı Kemal Kılıçdaroğlu, iktidara, “kontrollü muhalefet edeceğim, yanımda olun” işaretini vermektedir.

Selman Zebil-Antalya 2 Aralık 2025

Recep Erdoğan’ın, “Bay Kemal, Bay-Baya Kemal” diyerek alaya aldığı Kemal Kılıçdaroğlu, iktidara, “kontrollü muhalefet edeceğim, yanımda olun” işaretini vermektedir.

28 Kasım 2025 Cuma

NORVEÇ steigan.no SİTESİNDEN ALINTIDIR


Polonya ve Türkiye, Ukrayna'yı, ipin asılmış adamı desteklemesi gibi destekliyor ile ilgili Paul Steigan-28 Kasım 2025

Polen og Tyrkia støtter Ukraina som repet støtter den hengte Av Pål Steigan -28. november 2025

Orjinali böyle başlıyor: EU revner, men hva kommer etterpå? Vi har begynt å se på mulige scenarier for hva som kan komme etter den totalitære direktivfabrikken i Brussel. I forrige artikkel pekte vi på tre underliggende «tektonske plater» som kan komme til syne igjen, eller som faktisk så smått har begynt å gjøre det: 

Erdoğan, kendisini adeta Kanuni Sultan Süleyman'ın
reenkarnasyonu olarak görüyor. 

AB dağılıyor, peki ya şimdi ne olacak? Brüksel'deki totaliter direktif fabrikasının ardından neler olabileceğine dair olası senaryolara bakmaya başladık. Önceki yazımızda, yeniden ortaya çıkabilecek veya gerçekten ortaya çıkmaya başlamış üç temel "tektonik plakaya" işaret etmiştik:

Habsburg monarşisinin dehşeti.

Polonya-Litvanya'nın gölgesi.


Osmanlı İmparatorluğu'nun dönüşü.

Bir okuyucumuz, Polonya ile Türkiye arasında zaten bir tür eksenin var olduğunu ve Rusya'nın Ukrayna savaşını kazanması durumunda bile bunun Rusya için sorun yaratabileceğini belirtti.

Okuyucumuz kesinlikle haklı: Polonya ve Türkiye, 600 yılı aşkın diplomatik geleneklere dayanan, ancak Rusya'nın 2022'deki Ukrayna işgalinden bu yana yeniden canlanan, giderek yakınlaşan bir "eksen" (genellikle stratejik ortaklık olarak anılır) geliştirdiler. Bu eksen, görünüşte NATO'daki ortak çıkarlar, Rus tehdidine karşı savunma, ekonomik iş birliği ve Doğu Avrupa'daki barış girişimleriyle ilgilidir. Her iki ülke de NATO'nun doğu ve güney kanatlarını oluşturur ve birlikte Avrupa'nın en büyük iki kara kuvvetine komuta ederler (Türkiye ABD'den sonra 2., Polonya ise 3. sıradadır), bu da onları güçlü bir ikili haline getirir.

Hem Polonya hem de Türkiye, NATO ve AB konusunda ikiyüzlüdür. Her ikisi de eski ilişkileri canlandırmak ve sürdürmek için bu durumdan faydalanmaktadır. Polonya-Litvanya, günümüzde Batı Ukrayna olarak bilinen bölgeyi uzun süre kontrol etmiş, Osmanlı İmparatorluğu ise günümüzde Rusya ve Güney Ukrayna olarak bilinen bölgenin bazı kısımlarını kontrol etmiştir. Bu, Kırım Hanlığı (1478'den itibaren) gibi vasal devletler ve 17. ve 18. yüzyıllarda güney ve doğudaki doğrudan işgaller aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Kapsam, Güney ve Doğu Ukrayna ile sınırlıydı; özellikle Kırım, Karadeniz kıyıları ve bozkırlarla (Budjak ve Yedisan dahil). Osmanlı kontrolü yaklaşık 1475'ten 18. yüzyılın sonuna kadar sürmüştür.

Erdoğan'ın şu ana kadar yaptığı en akıllıca hamle, Türkiye'yi aynı anda tüm taraflarla görüşebilen tek büyük güç olarak konumlandırdı:

Rusya ile: Gaz, S-400, Suriye bölümü.
ABD ile: NATO üyesi, İncirlik, F-16 satışı.
Çin ile: Türkiye üzerinden Kuşak ve Yol demiryolu.

Arabistan ile: Katar ittifakı + Müslüman Kardeşler.

Avrupa ile: Hala göç anlaşması + gümrük birliği (AB dağılsa bile Almanya'nın hala Türk otomobil parçalarına ihtiyacı var) Kaos içindeki Avrupa'da Türkiye bir anda en vazgeçilmez oyuncu haline geliyor. AB gerçekten dağıldığında ne olur? Türkiye'nin dört gerçekçi "toprak gaspı"

Bosna darbesi: Türkiye, Hırvat-Boşnak ayrılığını destekliyor, Saraybosna'da Türkiye yanlısı bir hükümet kuruyor ve Bosna'yı fiili bir vasal haline getiriyor (Kuzey Kıbrıs gibi).

Bulgar azınlık baskısı: Türk azınlıkları + DPS partisini kullanarak Bulgaristan'ı "özel ilişkiye" (enerji, askeri üsler, gümrük serbestisi) zorluyor.

Yeni Konstantinopolis rüyası: Yunanistan ekonomik olarak çökerse, Türk şirketleri Ege Denizi'ndeki adaları ve altyapıyı yavaş ama emin adımlarla satın alacaklar.

Büyük ödül: Batı Ukrayna veya tüm Karadeniz kıyıları, Rusya doğuda kazanırsa ama yorgun düşerse veya ilerleyişi diplomatik oyunla durdurulursa, Türkiye kendisini Odessa bölgesinin ve Kırım Tatarlarının "koruyucusu" olarak konumlandırabilir ve onlara Boğazlar ile Karadeniz'in kontrolünü sonsuza dek verecek yeni bir Montrö Sözleşmesi talep edebilir.

Montrö Sözleşmesi, Türkiye'ye İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın kontrolünü veren ve savaş gemilerinin geçişini düzenleyen 1936 tarihli bir anlaşmadır.

Sözleşme, Türkiye'ye boğazlar üzerinde tam kontrol sağlıyor ve barış zamanında sivil gemilere serbest geçiş hakkı tanıyor. Karadeniz ülkelerine ait olmayan savaş gemilerinin geçişini kısıtlıyor. Sözleşmenin şartları, özellikle Sovyetler Birliği'nin Akdeniz'e askeri erişimi konusunda, yıllar boyunca tartışmalara yol açtı.

Polonya ve Türkiye'nin ızgarada pişirilebilecek kendi sosisleri var...
Polonya kendisini yanlış anlaşılmış ve küçümsenmiş büyük bir güç olarak görüyor. Türkiye ise kendisini, Osmanlı İmparatorluğu'nun galipler tarafından paylaşıldığı 1918 Versay Antlaşması'nın kurbanı olarak görüyor ve Erdoğan da bir neo-Osmanlıcı.

İki ülke Ukrayna'yı desteklerken, öncelikle kendi çıkarlarını düşünüyorlar. Pasta yeniden paylaşıldığında ve yeni sınırlar çizildiğinde masada olmak istiyorlar.

Ukrayna'yı, asılmış bir adamı destekleyen ip gibi destekliyorlar.

Kaynak: Steigan.no 

TC MİLLİ EĞİTİM OKULLARDA YASALAR MI ÇİĞNENENİYOR?

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Amacı Nedir? Türkiye’de günümüzde yavaş yavaş gelişen bir akım vardı, şu günlerde MEB Bakanı Yusuf Tekin’...